10Nov ..::70::..

Atam! Sen rahat uyu, bekçisiyiz Cumhuriyetin!



30Oct ..::85::..

Güneş ufuktan şimdi doğar, yürüyelim arkadaşlar.



12May ölüm...

Yedi ay önce ortaya çıkmıştı hastalığı. Doktor ameliyat gerektiğini söylemişti. Vakit geçirmeden İzmir’de bir hastanede akciğerlerinden birinin yarısını aldırmışlardı… Ameliyattan dört ay sonra yeniden görülmüştü hastalık. Yayılıyordu. Yüzüne karşı, üç ay daha ya yaşarsın ya yaşayamazsın, demişti doktorlar. O üç ayı doldurmuştu.

Sordu:
-Sen korkmaz mısın?
-Şimdilik bir şeyim yok çok şükür…
-Biliyorum yok. Dilerim daha uzun yıllar olmasın. Ama bir gün olacak… Ya da olmadan…

Faik Efendi “kelimeyi şehadet” getirdi mırıldanarak. Sol elinin baş parmağı altında hızla devirdi tespihinin tanelerini.
-Eee, kısmet! Takdiri ilâhi! Tanrı her ne gün yazmışsa…
-İnşallah çok geç yazmıştır… Bana gelince, benimkisi bu kadar. Çok çok bir iki ay daha… İnan bana, cesaret, dayanıklılık falan değil. Düşüne düşüne düşünemez oldum ölümü. Dedim, nesi var ürkülecek? Bir gün ölmeyecek olan kim? Başkalarından ayrılığın ne senin? Sen biliyorsun çok geçmeden öleceğini, başkaları henüz bilmiyor! Bak şu sokaklara, sağından solundan geçenlere, içlerinden kimin ne gün öleceği belli mi? Allah herkese gecinden versin, ama şu alanda gördüğün üç yüz kişi içinde, senden önce ölecek en az üç kişi dolaşıyor belki de… Yani ölüme git demek, bekle demek, elinde değil kimsenin… Sonra dedim: Nesi var ürkülecek ölümün? Bu can benim değil ki! Ben vermedim, ben karmadım ki çamurunu! Ben bağışlamadım ki kendime! Veren verdi, şimdi geri istiyor, alacak! Alamazsın diyemem! Can onun! Ne zaman isterse alır, o bilir orasını. Dünyaya gelirken niye, neden geldim diye sormuyor insanlar da giderken niye gidiyorum diye kahroluyor? Var üzülecek bir şey ortada ama, çok düşününce de yok. Yaşadığın kadar yaşamak, hiç yaşamamaktan iyi diyorum kendime. Altmış üç yaşındayım. Dönüp bakınca geriye altmış üç dakika kadar kısa gelir insana. Saatler dakikalar yaşarken uzun. Geçtikten sonra kayıptır zaman. Az yaşasan da çok yaşasan da silinip gider ardından. Şu dünyanın binlerce, yüz binlerce yılı arasında, bir insanın ömrü altmış üç olmuş, doksan üç olmuş ne değişir? İş yaşarken, öleceğini değil, yaşadığını bilmekte. Ölümün saatini, sırasını kendin seçemeyeceğini bir kez düşündün mü, artık düşünmez olursun ölümü…

Doktor:
-Evet, önemli olan nasıl yaşadığımız, dedi. Ölüm ona göre zor ya da kolay gelir insana…
-Dediğim tam o değildi…
-Anladım dediğinizi. Yalnız siz anlatırken ben de bunu düşündüm…

(Necati Cumalı - Tütün Zamanı 3: Acı Tütün, syf. 225~226.)



12May hayat...

Evlerinin bahçesinde, sokak üstünde duvarın dibinde yarı yarıya dolu bir su tenekesi duruyordu. Tâ nisan ayında, bahçe duvarının onarımı sırasında ustalar bırakmıştı tenekeyi. Nedense evdekilerden kimse dokunmadı. Uzun bir yaz geçti. Teneke, suyu sıcaklarda uça uça azalıp yağmurlarla yeniden tamamlanarak hep olduğu yerde kaldı.

İlk günlerde çeşmeden doldurulduğu gibi duruyordu tenekedeki su. Günler geçtikçe bulanmaya, toz tanelerine benzer yuvarlar görünmeye başladı içinde. Tenekenin dibini ince bir çamur tabakası örttü. Sonra tenekenin su değen yerleri parlaklığını yitirerek paslandı. O toz tanelerine benzer yuvarlar, gün günden birleşip bütünleşmeye, ipler kordonlar haline dönüp dolanmaya başladılar suda. Dipteki ince çamur tabakası pamuklandı; yaz ortalarına doğru ince otlar, filizler sürdü. Tenekenin yüzeyindeki paslar çürük izleri gibi kararıp morardılar, bir iki hafta daha geçince ince bir yosun tabakası ile örtüldü. Toz yuvarlarından oluşan kordonlar iplik iplik dağılarak suyun her yanını kapladı. Bir örümcek tenekenin üst köşelerinden birine ağ kurdu. Suyun yüzünde su sinekleri dolaşmaya başladı. Derken karıncalar dadandı.

Nihat, ortaokuldan çıktıktan sonra dışarda pek oyalanmadan eve döndü. Oturma odasında annesinin bir konuğu vardı. Bahçeye çıktı.

Bahçe sonbaharın o duygulu sessizliği içindeydi. Akşam yaklaşıyordu. Batıdaki tepelerin üstünde gökler renklenmeye başlamıştı. Ağaçları dolaştı. Eriklerin, Hint elmasının, dutun altında durup yapraklarının dökülüşlerinden önceki renk değiştirmelerini seyretti. Sonra o unutulmuş su tenekesinin başında buldu kendini. Uzun zaman tenekedeki suya baktı. İncecik bir çift su sineği, tenekenin boşluğunda ordan oraya uçarak oynaşıp duruyorlardı. Besbelli âşıktılar. Dişi, suyun üstünde yüzen solmuş bir yaprağa kondu. Erkek onu izledi. Yaklaştılar, burun buruna geldiler, kanatlarını açıp gerdiler, titrettiler. Yeniden yanyana uçtular. Yeniden solmuş yaprakların üstüne indiler. Çiftleştiler. Ayrılınca erkek, yaprağın üstünde kaldı. Dişi, kısa çemberler çizerek, yaprağın çevresinde mutluluktan sarhoş bir uçuşa başladı. Örümcek kendi havasında görünüyordu. Gezintiye çıkar gibi ayrıldı köşesinden. Ağında ilerledi. Bir yerde durdu, bakındı. Birden bir iplik salarak hızla solmuş yaprağın üstüne indi. Erkek su sineğini kaptı, boğazladı, kendini aynı hızla yukarıya, ağına çekti, köşesine döndü. Dişi sineğin gözü önünde oldu bu iş. Zavallı dişi sinek, tenekenin boşluğunda kendini ordan oraya atar gibi uçtu bir süre. Örümceğin ağına yaklaşıp yaklaşıp geri döndü. Sonra havalandı, tenekeden çıkıp uzaklaştı. Sarı bir yaban arısı indi o sırada tenekeye. Solmuş yaprağa konup su içti. Yeşil bir sinek, tenekenin içine inecekken arıyı görünce geri döndü, bahçenin havuzuna doğru uçtu.

Kasabadaki hayatla, aylardır açıktai güneş altında kalan bu yarın teneke sudaki hayat arasında bir benzerlik bulunduğunu sezdi Nihat. İlk görüşte tıpkı bu tenedeki su gibi durgun, kımıltısızdı sudaki hayat. Sıkıcıydı, tekdüzeydi. Ama bu durgun, bu ölü, bu unutulmuş görünen su, yaşıyor, değişiyordu. Tenekedeki su bir gün önceki su değildi. Hele ustaların doldurup bıraktığı su hiç değildi. Üstelik bu durgun suyun çevresinde aşk vardı, ölüm vardı, acılar korkular vardı. Boğazlaşmak, vuruşmak vardı. Pusular hileler vardı.

Hiç aklında yokken, Perihan’ın yanında olmasını, tenekedeki suyu ona göstermek, suyla ilgili gözlemlerini anlatmak isteğini duydu. Gülümsedi. Günler çok çabuk geçiyor, hep birbirinin eşi, tekdüze görünüyorlardı ama, gene de bir değişiklik içeriyorlardı. İçindeki kımıldanmaları dinledikçe kendini değişmiş buluyordu. Çünkü bir genç kızla ilgili anıları istekleri yaşayışında yerleşip çoğalıyordu. Açıkça anlaşılıyordu ki bütün o dağ köylüleri, bütün kasabalılar, yaşayışları dışardan bakılınca ne kadar durgun görünürse görünsün, bir gün önceki gibi değildiler. Ağır ağır da olsa bir yere doğru akıyorlar, değişiyorlardı. Tıpkı güneşte kalan sular gibi, her gün bir şeyler olup bitiyordu kasabada. Hayat en ıssız köşelere kadar gücünü göstermekten geri kalmıyordu. Nihat, bahçenin o akşamki sessizliği içinde, öyle bir duyguya kapıldı ki, bütün ömrünü kasabasında, hatta bu bahçede bile geçirse boşuna yaşamış, hayattan uzak düşmüş sayılmazdı.

(Necati Cumalı - Tütün Zamanı 2: Yağmurlarla Topraklar, syf. 111~113.)




Flickrs

Blogroll